Tahta Saplı Bıçak 29 Haziran 2007
Posted by serendipkitap in türkçe.add a comment
Tahta Saplı Bıçak
Türker Armaner
Metis
Türker Armaner, “Nordik” öyküleriyle yer edindi çağdaş Türk yazınında - kahramanları Kuzeyli olmadığında, olaylar Kuzeyde geçmediğinde bile Kuzeyli bir havası oldu Armaner öykülerinin. Tahta Saplı Bıçak, hem bir roman oluşuyla, hem de anlatı dilinin ve kurgusal özelliklerinin geçirmiş olduğu değişimle, üç kitaplık öykü toplamından farklı bir yere oturuyor. Çok daha yalın bir dil, çok daha net çatılmış bir kurgu, Armaner’in ilk romanını rahat okunur, ne dediği ve derdinin ne olduğu anlaşılır, başı sonu takip edilir bir kitap yapıyor.
Tahta Saplı Bıçak, açılış sayfalarında Bilge Karasu’nun Kılavuz‘uyla akraba çıkacakmış gibi yaparak okuyucuyu ister istemez heyecanlandırıyor; ne yazık ki kitap ilerledikçe bu beklenti boşa çıkıyor. İstanbul’a 60 kilometre mesafede “kurduğu” Karanca’da bir evde geçen bir günün hikayesini anlatıyor Armaner; evdekilerin temel özelliği, Cumhuriyet Türkiyesi’ne özgü birer “tip” olmaları. Her birinin bir simgesel yükü, temsil etmekle görevli olduğu dünya görüşü ya da hayat duruşu var; hiçbiri, “halk kızı” Emine bile gerçek birer karakter sayılmaz. Armaner’in üzerinde en çok çalıştığı Münevver, ismiyle müsemma bir Cumhuriyet aydını tipini temsil ediyor; Berlin’de bir Nazi’yle yaşadığı ayrıksı ilişki bile, içine hayat üflenmemiş bir ilişki, daha doğrusu bir ilişki şablonu.
Armaner’in karakterler yerine tiplerle yetinmek zorunda kalmasının başlıca nedeni, bir grup “gerçek” insanı bir araya getirerek ne yapacaklarını görmeye çalışmak gibi bir başlangıç noktası yerine, simgesel bir çatıdan yola çıkması ve oyuncu kadrosunu bu çatının hizmetine koşması. Bu çatıda herşeyin simgesel bir değeri var: tiplerin özelliklerinin yanı sıra evin kendisi, kasaba, kasabayla ev arasındaki ilişki, çimento fabrikası ve salhane, evdeki sarnıç ve elbette tahta saplı bıçak. Armaner ne yazık ki simgesel anlatıma bu denli ağırlık vermenin bedelini, “sahte tınlayan” bir roman ortaya çıkarmakla ödüyor. Romanda hemen herşey, bir zorlama unsuru taşıyor: bütün ev ahalisinin Erkan’ın yolunu gözlemesi ve bunun kişisel gerekçeleri, ev ahalisinin kendi aralarındaki diyalogları, evin önündeki denizi basan kelleler, özellikle de romanın sonundaki şiddet sahnesi, ancak “zorlama”yla nitelendirilebiliyor.
Türker Armaner, bir evde bir araya gelmiş insanların hikayesinin üstüne, Türkiye’nin yakın tarihini yansıtıyor; kişisel geçmişlerin kurgulanmasında olduğu gibi, ülke tarihinin kurgulanmasında da öznellik payı olduğunu vurguluyor. Ne yazık ki entellektüel açıdan önemli bu çıkış noktası, romanın roman olarak fazla ileri gitmesini sağlamaya yetmiyor, belki de tam tersine önünü kesiyor.
Negotiating With the Dead 21 Haziran 2007
Posted by serendipkitap in in english.add a comment
Negotiating With the Dead
Margaret Atwood
Virago
A surprisingly boring book of commonplaces about what it means to be a writer.
Ekşi Öyküler 12 Haziran 2007
Posted by serendipkitap in türkçe.1 comment so far
Ekşi Sözlük Yazarlarından
Ekşi Öyküler
Yitik Ülke
İsmiyle müsemma kitap. Biraz kekremsi. Yer yer eskimiş bira kokulu. ebucan’ın”Kasabam”ı, viva paulista’nın “Güvercin Uçuşu Gülücük”ü mansiyonu hak ediyor. Üşenmeyip rasgele birkaç yazarın Sözlük’teki entry’lerine baktım, entry yazmayı sürdürmelerinin daha hayırlı olacağı hissine kapıldım.
Denizlerimizde Rüzgar 5 Haziran 2007
Posted by serendipkitap in türkçe.add a comment
Denizlerimizde Rüzgar
Tuncer Erdem
YKY
Küçümen bir kitap, Denizlerimizde Rüzgar. Tuncer Erdem çizdiği gibi yazıyor - çizgisini tanıyanlar ne demek istediğimi anlayacaktır. Rüzgardan ziyade esintiler kitabı bu; nesneler kitabı, yaşamın kıyısından köşesinden derlenen “şeyler” kitabı. Kimi zaman bu “şeyler”in arasında insanlar da var. Erdem’in çizgisindeki sadelik ve dinginlik, bu öykülere de sinmiş. Özgün buluşlar barındırdığı, okuyanı sarsaladığı söylenemez bunların, hatta bazı “buluş”ların lise kompozisyonlarına epeyce yakın durduğu söylenebilir, ama yer yer öne çıkan, neredeyse “hümanist” tavır, ilginç bir okuma deneyimi sunmayı başarabiliyor.
Öykü Dünyasında Neler Oluyor? 22 Mayıs 2007
Posted by elperseguidor in türkçe.add a comment
Varlık dergisinin son sayısında bu başlıkla bir soruşturma yer almış. Edebiyat dergileri soruşturmaları çok seviyor; çünkü (1) Hızlı biçimde içerik üretmenin bir yolu, (2) Bir konuyu tartışmaya sunmuş gibi görünebiliyor, (3) Soruşturma yoluyla başvurduğu yazarlara bir çeşit jest çekmiş oluyor, soruşturmaya yanıt verenlerin otoritesini onaylamış, bunu da okuruna bildirmiş oluyor. Öykü dünyasında bir durgunluk olup olmadığı sorusu sorusunun altında da tartışma verimi arayışı yatıyor.
Soruşturmada, Füsun Akatlı, Feridun Andaç, Semih Gümüş, Faruk Duman gibi yazar ya da eleştirmenlerin görüşleri alınmış; hemen hiçbiri öykü dünyasında durgunluk olduğu görüşünde değil. Notos ve Eşik Cini dergileri örnek verilmiş. Soruşturmada kadim “öykü roman için sıçrama tahtası mıdır?” sorusunu da dokundurulmuş. Öyküyle, öykünün Türk edebiyatı’nda son 10-15 yıl çekim merkezi olmasıyla ilgili bu sorular mı üretilir diye insan sormadan edemiyor. Geçtiğimiz yaklaşık 10-15 yıl içinde, yeni yetenekleri Türk edebiyatına kazanılmasında öykü bir kapı oldu; bunun nedenleri ayrıntılı bir biçimde durulsa aslında çeviri edebiyat baskısı altında gelişen bir kültür ortamında genç sanatçıların çıkış arayışı görülebilir. Son yılların öykü verimi incelendiğinde şiirin de, deneyselliğin de, yer yer romana özgü girişimlerin de öyküye transfer edildiği, denenip bir kenara atıldığı ya da sürdürüldüğü görülecektir. Ortaya çıkan metinler Hollywood sinemasından Latin Amerika edebiyatına kadar uzanan geniş bir çeviri kültürü yelpazesinin etkilerini, ve karşılığında yerli bir direniş koyma çabasını gösterir.
“Öykü dünyasında bir durgunluk mu var?” ya da “Şiirde bir durgunluk mu var?” gibi sorular, öykü yazarı, şair ya da eleştirmen için yersizdir, yersiz olmalıdır. Edebiyat türlerinden sanayi sektörleriyleriymiş gibi söz etmenin ne yararı olabilir? Öykü dergisi çıkaran bir adama bu soruyu sorduğunuzda, elbette “İşte biz dergi çıkarıyoruz ya.” gibi bir yanıt verecektir. Öyküyle edebiyata adım atan isimlerin romana yönelmesi de gereksiz yere eleştirilmiş; örnek verilebilecek yazarlar aslında özel olarak romana değil değişik kurmaca olanaklarına yöneldiler. Murat Gülsoy’un, Faruk Duman’ın, Müge İplikçi’nin ya da Süreyyya Evren’in, roman başlığıyla ortaya konmuş yapıtlarında bu arayışın izi sürülemez mi?
İstanbul’da Bir Merhamet Haftası 16 Mayıs 2007
Posted by elperseguidor in türkçe.add a comment
İstanbul’da Bir Merhamet Haftası
Murat Gülsoy
Can
İstanbul’da Bir Merhamet Haftası, Murat Gülsoy’un daha önce okuduğumuz öykü ve romanlarında karşımıza çıkan çeşitli eğilimleri bir araya getiriyor: Kurmaca-oyun ilişkisi, deneysel kalıplar, yoğun psikolojik çözümlemeler, dil çeşitlemeleri romanı oluşturan görece bağımsız metinlere dağılıyor.
Romanın bütünü açısından konuşacak olursak, kurmacanın yerini aslında bir kalıpsal bir düzenlemenin aldığını söyleyebiliriz: Bir yazar, tanıdığı yedi kişiye, yedi gün boyunca yedi ayrı resim gönderiyor. Roman, birbirinden bağımsız kişilerin aynı resim üstüne yazdıklarının bir derlemesinden oluşuyor. Böylece 7×7’lik bir matrisi oluşturan 49 ayrı bölüm ortaya çıkıyor. Her karaktere yedi ayrı bölüm düşüyor; her resim içinse yedi ayrı karakter! Gülsoy bununla da kalmıyor; deneyini bir üst aşamaya taşıyor: Yedi ayrı karakter, yedi ayrı dil, yedi ayrı anlatım biçimiyle kendilerini ortaya koyuyor: Sözgelimi Ayşe adında orta yaşlı bir üniversite hocasının yazdıklarında mesafeli akademik dilin, yanlışa düşme kaygısının ironisini ele veriyor. Akın adında bir karakterle lirik bir dili kurgulaştırıyor; Deniz adında başka bir karakter, Ulysses’in son bölümünde ya da Atay’ın kimi yapıtlarında karşımıza çıkan türde noktalama işaretlerinden arındırılmış otomatik metinler yazıyor. Ya da Halil adında yaşlı bir karakter, mahalli bir dille iç konuşmalarını ortaya döküyor.
İlk okumada Murat Gülsoy’un matrisini Perec’nin Yaşam Kullanma Kılavuzu’yla karşılaştırmak akla geliyor. Ama kendi adıma Gülsoy’un yapıtını biçim deneyleri açısından ele almanın haksızlık olacağı görüşündeyim; çünkü matrisler, bilinç akışı, söylem katmanlarının çeşitlenmesi artık modernistlerin deneye deneye suyunu çıkardığı şeyler… Günümüzde hala avant-garde nitelikleri olduğunu söyleyebilmek için okuru gerçekten çok geriye götürmek gerekiyor. Aynı şekilde Gülsoy’un, Orhan Pamuk’un Sessiz Ev’inde olduğu gibi “farklı bakış açıları”ndan yazdığını söylemek de yanlış olmasa bile abes kaçacaktır; çünkü yazdığı kişiler, Sessiz Ev’i oluşturan kişiler gibi birbirlerine toplum ilişkileri içinde yakınlık kazanmış değil. Tamamıyla soyut bir ateşleyiciyle, kendilerine gönderilen bir resimden yola çıkarak yazdıklarını düşünüyoruz. Ancak, Gülsoy’un deneylerindeki inceliğin psikoloji ısrarında yattığını düşünüyorum; çünkü Gülsoy, önceki romanlarında olduğu gibi İstanbul’da Bir Merhamet Haftası’nda da, kişilerin iç dünyalarındaki dönüşüme odaklanıyor. Gülsoy’un deneyini ben bu anlamda Ursula K. Leguin’in, bilim-kurgu üstüne söyledikleriyle karşılaştırmayı yararlı buluyorum, aşağıdaki cümleler Leguin’in Karanlığın Sol Eli için yazdığı önsözden:
Bu kitap kehanetler içermiyor. Dilerseniz onu da birçok başka bilim-kurgu yapıtı gibi bir iç düşünce deneyi olarak okuyabilirsiniz. Mesela (diyor Mary Shelley) genç bir doktor laboratuarında bir insan yaratsaydı, mesela (diyor Philip K. Dick) müttefikler İkinci Dünya Savaşı’nı kaybetmiş olsalardı… Böyle tasarlanan bir öyküde, modern romana özgü ahlaki karmaşıklıktan özveride bulunulmasına gerek olmadığı gibi, bir çıkmaz sokağa da girilmiş olunmaz; düşünce ve sezgi, sadece deneyin koşulları tarafından belirlenen sınırlar içinde özgürce hareket edebilir.
Leguin, kurmacayla simülasyon arasında bir benzerlik kuruyor. Gülsoy’un yapıtlarında da, Leguin’in sözünü ettiği düşünce deneyinin olduğunu, mayalarında tıpkı yukarıda geçtiği gibi bir “mesela” yattığını sanıyorum. Yalnız Gülsoy, tarihsel durumların değil, psikolojik durumların “mesela”sını yazıyor; mesela orta yaşlı bir kadın akademisyen Max Ernst’in sürrealist yapıtlarından biri üstüne yazmaya kalksa ortaya ne çıkardı? Böyle bir soruya verilebilecek olası yanıtlardan birini Gülsoy üretiyor. Kişiler geçmişlerine dönüyor, iç hesaplaşmalara giriyor, kendilerini giderek yargıladıkları bir psikolojik sürece kapılıyor; ki bu da aslında Gülsoy’un başka romanlarında da karşımıza hiç çıkmamış değildir. Bu öge bir kenara bırakılsa belki de kurmacanın yavanlığından, sınırı belli oyunların sıkıcılığından başka bir şey kalmazdı.Kendi adıma kitapta en çok Halil, Erol ve Ali’nin yazdıklarını sevdim. Resimlere gelince… Romanın bence en can alıcı yanını şu oluşturuyor: Yazmak için hiçbir karakterin aslında resimlere gereksinimi yok.
Viyana Nokta 6 Mayıs 2007
Posted by serendipkitap in türkçe.1 comment so far
Viyana Nokta
Süreyyya Evren
Versus
1993′te ilk romanı Postmodern Bir Kız Sevdim’i yayımlayarak Türkiye’nin resmi postmoderncisi unvanını bileğinin hakkıyla kazanan Süreyyya Evren, aradan geçen 14 yıl içinde dört roman daha çıkardı: Yaşayıp Ölmek, Aşk ve Avarelik Üzerine Kısa Bir Roman (1994), Ur Lokantası (1999), Kanlar Ülkesinde Karnaval (2000) ve son olarak Viyana Nokta (2007). Gönül rahatlığıyla şunu söyleyebilirim: Viyana Nokta, Evren’in romancılığının zirve noktasını oluşturuyor.
Bu saptamayı açacağım elbette, ama önce şunu belirtmekte yarar var: Viyana Nokta, lineer bir gelişimin son noktası olarak görülebilir de, görülmeyebilir de - görülmesini haklı gösterecek ölçüde önceki kitapları izliyor, ama görülmemesini de haklı gösterecek kadar onlardan ayrışıyor.
Evren, ilk kitabında bir tür “güncel zamanlar” anlatısını, ironiyle ve “postmodern” biçim oyunlarıyla bezeyerek, gevşek yapılı, okuyucunun meşrebine göre eğlenerek ya da sıkılarak okuyacağı bir metin haline getirmişti; kapakta adına fazladan bir “y” harfi ekleme biçimini, yazarın metinlere, metinlerarasılığa ve yazıya yaklaşma biçiminin bir göstergesi olarak okumak da mümkündü.
Yaşayıp Ölmek, Evren’in aynı yaklaşımı sürdürdüğü bir roman olarak yer etti benim zihnimde; şimdi dönüp baktığımda, açıkçası olmasa da olurmuş diyorum. Ur Lokantası‘nın en önemli özelliğiyse, iri puntolarıydı herhalde; bir de Evren’in dilinde bazı değişimlerin ve daha sonra sık sık karşımıza çıkacak özelliklerin (zaman kipi kullanımı gibi) netleştiği kitap olmasıydı.
Kanlar Ülkesinde Karnaval‘da Evren’in anlatı dünyasının olgunlaşma evresine girdiğini düşünüyorum; bunun bence en önemli göstergelerinden biri, ironinin incelmeye başlaması, yazarın düz ironi üstünden prim yapma merakının azalmaya yüz tutması ve “yüzeysel postmodernizm” emarelerinden uzaklaşmasıydı. Karnaval, aynı zamanda Viyana Nokta‘nın içinde bulunduğu “Durdurulamayan Meydan” dörtlemesinin de haberini veriyordu.
Viyana Nokta, dil ve ironi kullanımı açısından yukarıdaki yönelimlerin en gelişkin örneğini sunuyor; ama bir yandan da, kurduğu dünya açısından öncekilere hiç benzemiyor ve bir sıçrama gerçekleştiriyor. Bir kere Evren hiç yapmadığı birşey yapıyor ve tarihe, Osmanlı tarihine dönüyor; Viyana kuşatmasını anlatmaya koyuluyor. Bu anlatıyı oluşturan “sahne”lerin ya da tabloların bazıları, Evren’de alışık olmadığımız ölçüde lirik. Sonunda yine “düz” bir hikaye anlatmış olmuyor Evren, bir hikayenin belirli anlarına, yönlerine bakarak, eksik parçalı bir mozaik oluşturuyor ve okuyucudan bu eksik parçaları zihninde tamamlamasını değil, bu bütünü böylece kabullenmesini istiyor. Ben bu tavrı beğeniyorum; Viyana Nokta, Evren’in kitapları içinde bence bu tavrın en iyi kotarıldığı, en iyi şekilde yazınsallaştırıldığı kitap. Biçimsel oyunlar, ironi ve dil cambazlıkları konusunda Evren’in “efendi bir abi”miz haline gelmesini de sevinçle karşılıyorum.
Bir şey daha söylemeden edemeyeceğim: bu kitapta hadi beni rahatsız eden demeyeyim ama kaşlarımı kaldırmama yol açan bir tek şey oldu, o da belki “kadın okur” olduğum içindir: Viyana Nokta‘da neredeyse hiç kadın yok. Denilebilir ki askeri bir kuşatma söz konusu, erkek bir mevzu, kadının işi ne? Hayır efendim; bir kere Viyana’daki kadınlar ne oldu? Civar ormanlarda yaşayan çingene kadınlar ne oldu? Osmanlı ordusunun peşine takılıp gelen bir kadın grubu düşünülemez miydi (ki Süreyyya Evren istese en alasını düşünürdü)? Kitabın en sonunda ortaya çıkan “Türk güllesi”nin içinde bir kadın figürü hayal meyal seçilebildi, ama Evren’in de dediği gibi, “Büyük Türk güllesi, orada şehrin üstünde bırakıldı, ilgilenmediler onunla bir daha. Kadını da, unuttular…” (s.142)
Viyana Nokta, çok severek okuduğum bir kitap oldu sonuçta; yalnızca Süreyyya Evren’in yazı macerasını izleyenlerin değil, iyi bir “çağdaş roman” okumak isteyeceklerin de ilgisini çekmeli. Sonra belki İhsan Oktay Anar, Hakan Erdem ve İlhan Durusel’le karşılaştırır, Paviç’le akrabalığı var mı diye düşünürüz.
Valizdeki Mektup 15 Nisan 2007
Posted by serendipkitap in türkçe.add a comment
Valizdeki Mektup
Menekşe Toprak
YKY
Dergilerin Türk edebiyatındaki yerinin gerilemesine, önce dergide öykü yayımlama-sonra kitap çıkarma düzeninin bozulmuş olmasına çok hayıflanılır ya; “Kitap-lık” dergisi son dönemde bunu onarmaya başlamış dergilerden biri olarak öne çıkıyor bence. Bunda derginin, YKY gibi bir yayıneviyle doğrudan bağlantılı olmasının payı büyük kuşkusuz - derginin düzenli olarak ürünlerini yayımladığı yazarların kitaplarının da bir süre sonra yayınevi tarafından yayımlandığını görüyoruz. İyi birşey.
Menekşe Toprak da bu yazarlardan. YKY’den çıkan kitabı “Valizdeki Mektup”ta yer alan öykülerin de sanırım hepsi daha önce “Kitap-lık”ta yayımlanmıştı. Bu parçaları dergide, derginin içeriğinin bir parçası olarak okumakla, yazarın kendi öykü derlemesinin bir parçası olarak okumak arasında önemli bir fark oluyor; yazarın genel çizgilerini, dilini, kurgusunu, dünyasını daha net olarak görebiliyorsunuz. Bu da temelde iyi birşey.
Ne var ki Menekşe Toprak özelinde işler bu kadar iyi gitmiyor. İlkokulu Almanya’da okumuş, son beş yıldır Almanya’da yaşayan bir yazar Toprak; öykülerinde de Alman ve ”Alamancı” kızlar ve kadınlar var. Otobiyografik ögelerden yola çıktığını, bildiği-tanıdığı insanları anlattığını gösteren ipuçlarıyla bezeli bu öykülerde bir tür “toplumsal gerçekçilik” görülüyor: son yirmi yıldır Amerikan edebiyatına hakim olan, “creative writing workshop”larının sonucu olduğunu düşündüğüm, herkesin kendini ve küçük çevresini anlattığı türden bir gerçekçilik değil yine de bu. Yazarlık atölyelerinin tekdüzeleştirici, bireyi ve bireysel deneyimi öne çıkarıcı, son tahlilde sıkıcı bir yanı olduğu söylenebilir, ama “işçilik” anlamında daha temiz ürünlerin ortaya çıkmasına katkısı olduğu da yadsınamaz. Menekşe Toprak’ın öyküleri, böyle bir “temiz işçilik”ten yoksun ne yazık ki; toplamın en iyi parçası “Valizdeki Mektup” bile iyi olabilecek bir fikrin kötü gerçekleştirilmiş hali. Toprak’ın gözlem ve bu gözlemleri edebiyata dönüştürme yeteneği henüz gelişmeyi bekliyor belli ki: Almanya’daki Türkler, Toprak’ın anlattığı hikayeleri gerçekten yaşıyor olabilir, ama bu, söz konusu hikayelerin illa iyi öykülerde son bulacağı anlamına gelmez. Namus meselesi, bastırılmış/ketlenmiş cinsellik, “cahil kadın”ın kendi ayakları üstünde durmayı öğrenmesi gibi konular, hiç yoksa 45 yıldır işleniyor Türk edebiyatında; çeşitlemeler için Füruzan’a, Tezer Özlü’ye bakılabilir.
Menekşe Toprak’ın dilsel konumlanışı da önemli. Almanya’da yaşayan ama Türkçe yazan bir yazar Toprak, dolayısıyla Türk okuru için yazıyor diyebiliriz. Kendine biçtiği misyon da bize, Almanya’daki Türklerin, özelde de Türk kadınlarının bugünkü halini anlatmak olabilir. Kitapta yer alan dokuz öykünün tümünü bu başlık altında ele almak mümkün; dolayısıyla bu misyonu kendisi tanımlamış ya da benimsemiş olmasa da olur. “Gözlem yeteneği”nden dem vururken bunu söylemek istiyorum: eski şeyler görüyor Toprak, bunları eski şekillerde anlatıyor. Namus konusunda yazarken, 2000′li yılların yazarı olduğunu hissetmemizi sağlayacak yeni bir ışık düşürmüyor konunun üstüne. Kaldı ki anlatı anlayışı da kurgusal özenden çok iç dökmeye yakın; bunda da yeni ya da çağdaş bir yan yok yani. Almanca yazıyor olsaydı, Alman okur için “içimizdeki yabancının sesi” bağlamında bir ilginçliği olabilirdi belki, ama paradigmalarının eskiliğiyle kafa karıştırırdı herhalde.
Yazarlığı (ve belki de yazmayı) ciddiye aldığını hissettim Menekşe Toprak’ın; ama neyi nasıl yazacağı konusunda daha fazla düşünmesi ve araştırması gerektiğini de düşündüm.
Alkım Kadıköy 15 Nisan 2007
Posted by serendipkitap in extempore.add a comment
Gima’nın 1980′lerdeki halini hatırlar mısınız? O zamanlar henüz Koç’la Sabancı arasında kapışma nesnesi olmamıştı, geniş mekanlarda boş raflar uzanırdı, bir iki çeşit deterjan (Mintax ve Omo), bulgur-fasulye-toz şeker gibi şeyler, belki biraz domates bulunurdu; içeri girdiğinizde kendinizi Sovyetler’de hissederdiniz. Sümerbank da öyleydi mesela, banka değildi (hatta “turistin teki Sümerbank tabelası görmüş, döviz bozdurmak için içeri girmiş” esprisi yapılabilir, “insan gittiği memleketin özelliklerini öğrenir” ya da “öküz turiz” nidaları arşı sarardı; şimdi düşünüyorum da, belki bu turistler yüzünden Sümerbank sonunda banka olmaya karar verdi), kumaş filan satardı, aynı boş raflarla dolu geniş ve “sovyet” mekanlarda.
Alkım’ın Kadıköy’de yeni açtığı yer, kitapçıların Sümerbank’ı hissi veriyor bana, aynı sovyetlik oraya da hakim. İnanılır gibi olmayan bir mekan düzenlemesi var, böyle bir alan bu kadar mu soğuk, çirkin ve beceriksizce kullanılır, insan şaşırıyor. Raf düzenlemeleri öyle uçuk ki: girişin sağında, dükkanın en sıkışık yerine beş raf yeni kitap koymuşlar, hiçbir şey bulmak mümkün değil; ilerisinde “dünya edebiyatı” ve “türk edebiyatı” var, sonra “kahve dünyası”na geliyorsunuz zaten, böylece kitapçının en aktif olabilecek bölümünü bir duvarda “halletmiş” oluyorsunuz. Geri kalan raf ve standlarda mesela “promosyon ingilizce”, “İlber Ortaylı”, Peyami Safa” gibi başlıklar var. Geniş yeri ucuza kapatmış ama koyacak kitap bulamamış, aynı kitaplarla raf doldurmak zorunda kalmış gibiler.
Ben bunu anlamıyorum sonuçta. Alkım’ın sahipleri de Amerika görmüş, Barnes&Noble gezmiş insanlar; paraları ve hevesleri de var; neden olmuyor peki? Çarşı içindeki eski yerleri de çok kötü düzenlenmişti, ama bu kadar değildi. Beşiktaş’taki yerleri biraz daha kitapçıyı andırır bir yer. Ama marangoza raf yaptırmakla kitapçı olunmuyor demek ki; iç tasarımcı bir mimarla çalışmak bile yetmeyebilir kaldı ki, kitapçının gereklerini çalışmış, klasik çözümleri bilen, kendi özgün çözümlerini geliştirebilmiş bir tasarımcı bulmak gerekiyor. Sonra da kitapların nasıl sunulacağını bilen bir mağazacı/perakendeciyi işe almak. Yazık günah.
Paradoksçu Türkler Dizisi 29 Mart 2007
Posted by serendipkitap in hariçten gazel.1 comment so far
Benim tevellüt daha eski örnekler vermeye müsait değil, ama Türk entellektüelleri içinde müstesna bir alt grubun varlığını, dört örneğe dayanarak iler sürebilirim: Çetin Altan, Atila İlhan, Yalçın Küçük ve İsmet Özel. Bunların içinde en sevimlisi, en gırgırı Çetin Altan’dır kuşkusuz, ama hepsinin ortak özelliği (geveze olmaları dışında) paradokstan medet ummaları, hatta bunu bir ihtisas sahası haline getirmiş olmalarıdır. Bu grubun üyeleri, genel ve yaygın algının unsurlarını ele alıp tepetaklak etmede, normalin içindeki paradoksu bulmada, böyle bir paradoksun olmadığı vehmedilebilecek durumlardaysa bizzat bu paradoksun inşası için kolları sıvamada mahir zatlardır.
İsmet Özel, Nokta’da yayımlanan son söyleşisinde bu minvalde nokta ve baraj atışlar yapmış. Söyleşiyi çeşitli açılardan - yazarın ruh hali, algılama özellikleri, kafa karışıklığı, omuzlarını ağrıtan bavullar vs - okumak mümkün. Hrant Dink cenazesine katılanlar için “Türkiye’nin devam etmemesi konusundaki planların da destekleyicisi olduklarını düşünüyorum” diyen, Türkiye Cumhuriyeti için “Türkiye Cumhuriyeti, “Hayır, İslamiyet dünyada hâlâ bir siyasi organizasyon ve bir askeri güç olarak vardır” demiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin anlamı bu!” diyen, İstanbul için “Dünya başkenti İstanbul ne demek? İstanbul Türkiye’nin bir şehri değildir, demek. Çünkü bu şehir hakkında bir tek şey söylenebilir: Türk İstanbul. İstanbul’un başka bir karakteri yoktur” diyen bir entellektüel, İsmet Özel.
Özel’in değerinin kaynağı, yıllar içinde evrim geçirmiş olabilir. Bana kalırsa bugün bulunduğu noktada Hamlet’e benzediği için değerlidir: babasının amcası tarafından öldürüldüğünü öğrendikten sonra, plan yapmak için zaman kazanmaya çalışan ve deliyi oynamaya başlayan, ama kendini çok kaptırdığı için zaman zaman numara mı yapıyor, gerçekten mi delirdi belli olmayan Hamlet’e.
Burada ne arıyorsunuz? - 1 25 Mart 2007
Posted by serendipkitap in hariçten gazel.add a comment
Bu internet hakikaten tuhaf birşey.
Google’da cümle kurarak arama yapanlar olduğunu biliyordum, ama bu cümleleri kurup sonra da serendip’e gelenler olacağını tahmin edemezdim:
ingilizceye çevrilmiş metin örnekleri
türk öykücülüğünde konu ve tema
günümüz insanlarının sorunları
lirik anlatımlı bir paragraf
yanık sözcüğünün anlamı
konuşturma egzersizleri nasıl yapılır
Zaman zaman bu listeleri paylaşmadan edemeyeceğimi anlıyorum…
Sabah’a giren, çıkan 25 Mart 2007
Posted by serendipkitap in hariçten gazel.1 comment so far
“Yıllardır sayısız kitabı çıkan Batur’un, bir türlü en çok satanlar listesine girmemesine içerleyip, çevresindekilere, ‘Bir gün öyle bir popülerkültür romanı yazacağım ki, yer yerinden oynayacak’ dediği öne sürülüyor. Bu sözler, kitabın yazarının Batur olduğu savına kanıt olarak gösteriliyor.”
“P’Enis Roman” tantanasını duymuşsunuzdur - Sabah gazetesinin bir haberiyle başlayan, ardından Enis Batur’un sert yanıtıyla ve PEN’in “Sabah özür dilesin, yayıncı yazarın gerçek kimliğini açıklasın” çağrısıyla devam eden, yayıncı Cem Mumcu’nun “Bu organımızın adı pokan olsaydı, yazarın takma adı Okan Roman olacaktı, o zaman da Okan Bayülgen mi alıngnlık yapacaktı” başlıklı açıklamasını doğuran, nihayetinde Ayşe Arman’ın yeni bir röportajıyla noktalanan bir meselemiz var.
Bütün bunlar, Okuyanus’un PR faaliyetlerinin ürünü müydü? Belki; ben yine de Enis Batur ismini bu amaçla kullandıklarına ihtimal vermiyorum.
Sabah’ın haberini bir gün önce Hürriyet de vermişti: “Geçtiğimiz haftalarda Ayşe Arman’a verdiği röportajda büyük merak uyandıran “P” romanın yazarı belli oldu. İnternetteki Superpoligon sitesinin iddiasına göre Enis Roman takma adıyla kaleme alınan 32,6 cm boyunda penise sahip bir adamın yaşadıklarının konu edildiği romanın yazarı, Koma provaları, Kandil, Darb ve Mesel, Sarnıç adlı kitaplarıyla tanınan yazar Enis Batur.”
Bir internet sitesinin iddiasına bakıp “haber” yapmak hakkında uzun uzun durmaya gerek yok, “Hürriyet işte” der geçersiniz. Beni rahatsız eden ne bu dedikodu gazeteciliği, ne de kimliğini saklamaya çalışan bir yazarın başka bir yazar sanılmasının yarattığı sözde sansasyon. Beni rahatsız eden, Sabah’ın haberinde, yukarıda da alıntıladığım cümle. Enis Batur’u biraz okumuş herkes bilir - “satmak” için uğraşmış, bu yönde ukde biriktirmiş, bu ukdesini gidermek için “penis” romanı yazacak biri değildir Enis Batur.
“Ayıp etmek” fiilinin, günümüz medyası için herhangi bir ağırlığı yok elbette; neler yapıyorlar her gün. Ama Sabah ayıp etti.
Küçük kitaplar 25 Mart 2007
Posted by serendipkitap in hariçten gazel.add a comment
Bizde de zaman zaman nüksetmiştir: Varlık yayınlarının eski ve meşhur cep dizisinin başarısını hatırlayan yayıncı kuşağı, bu başarıyı yinelemek ister. Geçtiğimiz yıllarda “küçümen kitap” dizilerinin farklı yayınevlerince piyasaya sürüldüğünü gördük - Koç’un YKY’yi almadan önceki kursakta kalmış yayınevi K Kitaplığı’nın böyle bir dizisi vardı örneğin; şimdilerde Can benzer bir dizi başlattı.
Tembel yayıncı için biçilmiş kaftan bir yanı var böyle kitapların: üretilmesi kolay herşeyden önce. Can’ın yaptığı gibi, zaten yayımladığınız kitaplardan parçalar alıp ayrıca “cep kitabı” olarak yayımlarsanız hele, iyice kolay. Yeni çeviri yaptıracaksanız da kolay, hemen bitiyor, hemen redaksiyonu yapılıp hemen piyasaya sürülebiliyor. Kitapsa kitap işte; listenize bir başlık daha eklemiş oluyorsunuz, dostlar alışverişte görüyor.
Geçenlerde D&R’lardan birinde dolanırken, aynı numarayı Picador’un da “Picador Shorts” adıyla çektiğini gördüm. Çok sevdiğim bazı kitapların ve yazarların evidir Picador, ilgiyle takip ederim. Bu cep kitabı işine yeni bir boyut getirdiklerinden emin olarak on kitap birden aldım ve evimin yolunu tuttum.
Önce tanıdığım yazarlardan başladım okumaya- Bret Easton Ellis, Colm Toibin, Craig Davidson. Ardından Claire Messud, Shalom Auslander, Niall williams, Matthew Kneale, Tim Winton, James Salter ve Alexander Hemon geldi.
Üzülerek söyleyeyim ki Picador da Can’ın ötesine geçememiş. Çoğu kendi yayımladıkları romanlardan alınmış 50-60 sayfalık bölümlere, ucuz görünümlü kapaklar geçirerek piyasaya vermişler. Okuduğumda, “birşey okudum” hissi bile uyandırmadı bende.
Bu bir kader mi peki? Normal kitap boyutlarında 25-50 sayfalık sıkı metinler bulmak bu kadar zor mu? Böyle bir diziye soyunacak böyle bir yayınevi, bu metinleri özel olarak sipariş edemez mi? Niyeti iyi yayıncılık yapmaksa edebilir elbette; ama niyeti tüketiciden biraz daha para sağmanın yolunu bulmak, alışverişini yapıp kasada parasını ödeyen okuyucuya çiklet yerine bir ufak kitap kasmaksa, bu kadarı yeter de artar bile. Buna da şükür ayrıca: herşeye rağmen bir seçme çabası görülüyor Picador’un kitaplarında; tutup Balzac’ın üç öyküsünü de şöyle bir ısıtıp önümüze koyabilirlerdi.
Beni Asla Bırakma 11 Mart 2007
Posted by virginiawoolf in türkçe.add a comment
Beni Asla Bırakma
Kazuo Ishiguro
Çeviri: Mine Haydaroğlu
YKY
İyi başlayıp kötü biten bir kitap.
Everything That Rises 11 Mart 2007
Posted by serendipkitap in in english.add a comment
Everything That Rises
A Book of Convergences
Lawrence Weschler
McSweeney’s
Weschler admits, in the introduction, to having been thoroughly impressed by John Berger and his seminal The Look of Things; unfortunately, his own book is little more than a second-rate homage to his master. Everything That Rises boils down to pictures -photographs, paintings, grafitti, movie stills, etc- that have some sort of resemblance, sometimes striking, often forced, and to Weschler’s editorializing about them in a progressively frustrating fashion. Definitely not worth your buck.
Kleinzeit 11 Mart 2007
Posted by serendipkitap in in english.add a comment
Kleinzeit
Russell Hoban
Bloomsbury
Had done some Hoban before - The Turtle Diary and The Lion of Boaz-Jachin and Jachin-Boaz; had started Riddley Walker but never gotten through with it for some reason, even though it seemed to be the most ambitious of the three, some sort of The Sound and the Fury cover. Hoban always struck me as a writer with original thinking and characteristic prose - not your creative writing workshop standard issue. So it was with a reasonably high level of expectation I started reading Kleinzeit, and no, I wasn’t disappointed.
Maybe it’s because Hoban is a very 70s kind of novelist, but there is a distinct and liberating quality to his syntax - of imagination and writing. He is not handicapped with “story arcs” and “character development” and all that - he seems to come up with a concept and then get on with it. Kleinzeit is not your typical protagonist - a middle-aged man who gets hospitalized, falls in love with Sister, runs away, comes back, runs away, comes back, is discharged, and finally moves in with her. In the process, he reads on the Peloponnesian War, follows the lead of yellow papers, has conversations with Hospital, Underground, Death, and Memory, and writes poems for cash in the subway. Not much of a plot, but the result, in Hoban’s hands, is an impressive, if “small time”, work of art.
Piç 10 Mart 2007
Posted by serendipkitap in türkçe.add a comment
Piç
Elif Shafak
Metis
amerikali bir yazarin turkiye’de yasam hakkinda ilginc saptamalarini (turkler yemekte cok ekmek yer, kursun nasil dökülür, asure nasil yapilir vs) barindiran, bir iki aksaklik disinda (”border”sozu ingilizcede kenar nakisi anlamina da gelebilir, ama turkcede “sinir” sozcugunun boyle bir anlami yoktur, pür-i pak diye birsey yoktur pir ü pak vardır vs) oldukca basarili bir ceviriyle turk okurunun karsisina cikan roman. belli ki yazar aylarca turkiye’de kalmis, turk insanini yakindan gozlemlemis. “ermeni meselesi” konusunda bize artik biraz yavan gelse de ve ders havasi verse de, amerikali bir yazar icin oldukca dengeli ve “hakbilir” bir yaklasim sergilemis; amerikali okurlar icin de gerekli arka plan bilgilerini gayet iyi vermis. zaten bu “amerikan okurunu bilgilendirme” cabasi, kitabin tumune sinmis; dolayisiyla kultur ve turizm bakanligi’nin severek destekleyecegi bir yapit ortaya cikmis. metis yayinlarini, cagdas dunya edebiyatini yakindan izledikleri icin ayrica kutlamak gerek.
Interviews With Hideous Men 10 Mart 2007
Posted by serendipkitap in türkçe.add a comment
Interviews With Hideous Men
David Foster Wallace
Abacus
“interviews”da gerçekten sağlam öyküler var, “still life” adlı havuz kenarı ölüdoğa çalışmasını çağdaş edebiyat dersinde okutsalar yeridir. kitabın filmi çekilecekmiş. “lobster” ise bir yandan çok keyifle okunuyor - adamın kasmadan, neşeyle, ironiyle anlatma gibi gerçek bir yetisi var- ama belki de birileri dave’i pynchon’la karşılaştırma densizliği gösterdiği içindir, hiç içime sinmedi bu kitap; tanımlaması zor bir yüzeyselliği var, lafı çok uzatıyor. bilemedim. yine de merakla takip edilecek biri. consider the lobster adlı yeni bir deneme kitabı var.
Adı Dilimin Ucunda 10 Mart 2007
Posted by serendipkitap in türkçe.add a comment
Adı Dilimin Ucunda
Pascal Quignard
Çeviren: Esra Özdoğan
Sel
fransız edebiyatı hakkında sil baştan düşünmeye zorlayan kitap. retorik, anlatılanın önüne geçtiğinde başımıza neler gelebilir, onun hakkında uyarılarla dolu bir mesel.
Har 10 Mart 2007
Posted by serendipkitap in türkçe.add a comment
Har
Murat Uyurkulak
Metis
çok sayıda yapısal inceliğe sahip (bölüm başlıkları, iç göndermeler, dış göndermeler, kurgu, anlatım vs), tam anlamıyla “fantazmagorik” bir roman. murat uyurkulak, izlenmesi gereken yazarlardan. makro ve mikro düzeylerde birkaç eleştiriyi kaldırabileceğini düşünüyorum:romanın okunurluğunu arttıran unsurlardan biri olan ve uyurkulak’ın gerçekten iyi becerdiği diyalog yazımı, bir noktada aşırıya kaçmaktan dolayı bir handikapa dönüşüyor. (konuşmaları tireyle mi, tırnak işaretiyle mi vereceğine editör bir türlü karar verememiş bu arada.)
yazarın kendine özgü, hafif yırtık, hafif deli, anlatı dünyasına uyan bir dili var. ama bazı buluşları editörün süzgecine takılsaymış keşke dedirtiyor; örneğin daha ilk cümledeki “parklarda dolaşırken çitlediğimiz çekirdek ailemiz” lafı, ya da bir paragraf içinde anne hakkında 5-6 benzetme kullanması ve bunların arasında tutarsızca gidip gelmesi (”annem besili bir tavuktu. mutfakta mesai yapa yapa düdüklü tencereye dönmüştü. gerek sofra ahalisini helme fasulyeler eşliğinde kendinden geçirmek, gerekse beş para etmez meselelerde yerli yersiz gıdaklamak bakımından bir ömre bedeldi. lakin evin içinde lastik top gibi oradan oraya çarparken ve tüyleri babam vasıtasıyla tek tek yolunurken, öttürdüğü düdüğü kimseler duymazdı.”). kitabın sonu biraz aceleye gelmiş hissi uyandırıyor, ki genç türk yazarlarında sık rastladığımız bir sabırsızlık bu. romanın siyasal arkaplanının (”xırbo sorunu”) tüm dünyayı kıyamete nasıl sürüklediği bağlantısı çok zayıf ve okurda “nerden nereye” hissi uyandırıyor. zaten “xırbo sorunu” hakkında yazarın gözlemleri ve duyarlılığı, elif şafak’ın “baba ve piç”te “ermeni sorunu” hakkındaki gözlem ve duyarlılığından uzun boylu bir fark göstermiyor: bilindik saptamaların, alışıldık görsel, dilsel ve kavramsal araçlarla sunulmasının ötesinde pek birşey yok. anlatının “kahraman”ı numune, kendi kişisel ve yerel deneyimlerinin ötesinde olaylara açılabilseydi, “evrenin yönetici sınıfı” gibi en teleskopik düzeyle “doğu’daki asker kaçağı” gibi mikroskopik bir düzey arasında bağlantı kurulması kolaylaşırdı; numune dünyaya açılmalıydı kısacası. numune’nin seçilmişliğine oynanan bölümde numune batıdaki rakiplerini alt etmeye yönlendirilebilir, daha küresel çalışmalar yapabilirdi. bu tam olarak bir inandırıcılık sorunu değil (fantazmagorik olarak nitelendirilen bir romanın son derdi inandırıcılıktır herhalde), daha doğrusu “gerçek dünya” içinde bir inandırıcılıktan değil, “kurgu içi” bir inandırıcılıktan, kurgunun kendi özgün kurallarını veri kabul ederek sınanacak “immanent” bir inandırıcılıktan söz ediyorum.